Adamanın Ve İffetin Öğretmenleri Hanne Ve Meryem…

Kur’an’a konu ve konuk olan kadınlardandı Onlar. İmran’ın Karısı Hanne ve kızı Meryem.

Hayatı hakkında kısa bilgi:

Hz. Hanne… İsa’nın (as) anneannesi. Hz. Meryem’in annesi… Kur’an’da bahsi geçen hanımefendilerden biri. “İmran’ın karısı” diye zikrediliyor. Çünkü kişilerin isimlerinin ne olduğu önemli değil. Önemli olan kişiliğin nasıl olduğudur. İmran ile aile kurmuş. Aile yapılarının âlemlere örnek gösterildiğini ayetten okuyoruz:

“Şüphesiz ki Allah, İmrân ailesini seçip üstün kıldı.” (Al-i İmran, 33)

Aile önemlidir. Toplumun sağlıklı olmasının nedeni, aile yapılarının sağlam olmasındandır. Allah, birtakım aileleri seçtiğini beyan etmiştir.

Bu ailelerden biri de İmran ailesidir.

Ailenin temelinde;

tevhid olmalıdır,

takva olmalıdır,

teslimiyet olmalıdır,

terbiye olmalıdır.

Çocuk, ailenin meyvesidir. Böyle ailelerde yetişen çocuklar, çığır açacak, tarihe yön verebileceklerdir. Adanacak ve adakları kabul olacaktır. Kokuşan, eriyen, yozlaşan, silikleşen toplumlara renk vereceklerdir.

İşte İmran ailesi ve o ailede kadının rolü!

Hanne’dir adı. Adını, tarihi rivayetlerden öğreniyoruz. Gençliği hakkında fazla bir bilgi yok. Tarih, onu bize yaşlılık dönemiyle tanıtıyor. Hanne’nin hiç çocuğu olmamış. Yaşlanıp çocuk doğurmaktan aciz bulunduğu ve bir ağacın gölgesinde oturduğu sırada, bir kuşun, yavrusunun ağzına yiyecek verdiğini görünce, ken­disinde, bir oğlan çocuğu olması arzusu uyanmış ve Allah’a yalvardı “Ey Allahım! Eğer bana bir evlât verirsen, senin için boynumda adak olsun ki, onu Kudsi Şerife (Beytül Makdis’e) sadaka edeceğim ve onun hizmetkârlarından yapacağım.”

Hanne!

Yaşlı ve kısır bir kadın O. Önce analık duyguları depreşiyor; yaşlı, kısır, hayızdan kesilmiş ama O biliyor ki “Allah her şeye kadirdir.”

O biliyor ki; “Allah, neyi dilerse yaratır. Bir işin olmasını dilediği zaman ona ‘Ol!’ der ve olur.” (Al-i İmran, 47) İtikadı tam, güveni tam ve hangi kapıdan ne isteyeceğini bilen bir kadındı O. Bir müddet sonra hamile olduğunu anladı. Meryem’e gebe kaldıktan sonra, kocası İmran ve­fat etti. O zaman da sadece erkek çocuklar bu şekilde adak edilirlerdi. O dönemin örfünde kız çocuğu adak olmazdı. Yahudilerin katı gelenekleri, topluma yön veriyordu. Kendilerine ilim geldikten (Tevrat) sonra sapıtmışlardı çünkü. Bu nedenle erkek çocuk için dua etmişti. Âlemlere çocuk istemedeki muradın ne olması gerektiğini öğreten ve adına “Ana” denen bir öğretmendi O. Çocuk sahibi olmak “Kul” yetiştirmek konusunda bir sorumluluğu da beraberinde getirir, mesajını taşıyordu çağlara. Ana olanda olması gereken hassasiyetlerin canlı şahidiydi Hanne!

O bir anaydı, Rabbi ile olan bağı kuvvetliydi. Çocuk terbiyesi gibi çok zahmetli, bir o kadar da önemli bir işi, Allah ile bağı zayıf olanlar asla başaramazlardı. Rabbine sessiz sessiz yalvardı. Allah, onun duasını ayet kılıp kıyamete kadar tüm insanlığa duyurdu. İmanı sağlam olanın Allah ile bağı da kuvvetli olurdu. Hanne, çocuk sahibi olmanın “Annecilik” oyunu olmadığını çok iyi bilen bir kadındı. Zahmeti büyük olan bu göreve talip olurken, Allah’ın yardımını talep ediyordu.

O, Bir Anaydı!

Çocuk terbiyesine, daha anne karnına düşmeden niyetini halis kılarak başlamıştı. Ve karnında devam etti. Henüz bilimsel veriler yoktu; lakin o, eğitimin asla ihmale gelmeyeceğini biliyordu. Ve başladığı noktayı da ihmal etmiyordu. Rabbine sesleniyor, karnındaki çocuğa fısıldıyordu: “Seni adadım.”

O, Bir anaydı!

Asla çocuğun gerçek sahibi olduğunu düşünmedi. Emanetti çocuk. Ve O, “Ancak yaşlılık zamanımda bir çocuğum oldu, ikincisi olsaydı onu adardım” demedi. Ve en önemlisi de “Allahım, sen, bana bir çocuk verirsen koç kurbanı adayacağım. O vakit koçu kurban edeceğim” demedi. Biliyordu ki çok kıymetli olan, kendine; az kıymetli olan, Allah’a olmazdı. Böyle bir taksim, çirkin bir taksimdi.

O, Bir Anaydı!

Toplum ne denli bozuk olursa olsun, evladına sahip çıkma zorunda olduğunun farkındaydı. Zor zamandı. Gelenekler katıydı. Kadını adam yerine koymuyorlardı ama tüm bunlara rağmen yapması gerekenden asla geri durmadı Hanne. Çevreye uymadı, hak bildiği yoldan taviz vermedi.

O, Bir Anaydı!

Kız çocuğu adanmazdı yaşadığı toplumda. Kınandı. Dışlandı; ama kınayıcının kınamasına aldanmadı. Ondan öğrendi tüm inanan Analar; Ana olmanın, yedirmek, içirmek altını temizlemek, dünyalık kariyer sahibi kılmakla alakalı olmadığını. Bu şuurla evlat istiyordu Rabbinden. Sırf doğurmuş olmak için değil. Adağını eşine ilettiğinde İmran, “Niçin adadın? Senin ne hakkın var? Bana neden sormadın?” demedi. O da biliyordu ebeveyn olmanın ortak sorumluluk gerektirdiğini.

Endişelendi. “Ya kız olursa? Çünkü kız çocukları adanamıyordu.

Örnek bir aile modeliydi onlar. Örnek gösterilmişlerdi bu yüzden.

“Şüphesiz ki Allah, İmrân ailesini seçip üstün kıldı.”

Dualarına icabet edilmiş, dileği kabul edilmişti. Nimeti bulunca, nimeti vereni unutanlardan değildi Hanne. Hemen semaya açıyor ellerini ve dua ediyor: “Hani İmrân’ın karısı: Rabbim! Karnımdakini her kayıttan uzak, sadece ibâdette bulunmak üzere Sana adadım. Bunu, benden kabul buyur. Şüphesiz ki Sen, Sen her şeyi işitirsin, bilirsin, demişti.” (Al-i imran, 35)

“Rabbim! Onu Sen’in yoluna adadım.”

Nasıl adadı?

“Hür olarak.”

“Rabbim! Karnımdakini her kayıttan uzak,”

Yani “Geleneğe köle olmaması için,

Çevreye esir olmaması için,

İdeolojilere tutkun olmaması için, her türlü kayıttan uzak, hür olarak adadım.”

Ne için adadı?

“Sadece Sana ibadet etsin diye.” Sadece Sana boyun eğsin. Sadece Sana itaat etsin. Sadece ilah olarak Seni bilsin diye…

Ve nihayet gün gelmiş ve Hanne doğum yapmıştı. Birden hüzün çöktü içine; çünkü oğlan bekliyordu, kız olmuştu. Çocuğu adamıştı, sadece erkek çocuk adanabiliyordu. Çünkü atalar dini öyle istiyordu. O, yine de Allah’a verdiği sözde sadık kaldı. “Eh, erkek olmadığına göre adamak zorunda değilim” demedi.

“Onu doğurunca: Rabbim! Doğrusu ben onu kız doğurdum; -Al­lah onun ne olduğunu daha iyi bilendir- erkek, kız gibi değildir ve doğru­su ben onun adını Meryem koydum. Şüphesiz ki onu da, ondan gelecek nesli de, kovulmuş şeytandan sana sığındırırım.” (Al-i İmran, 36) diyerek hâlini arz etmişti.

“Sözümdeyim, kızı yaradan da Sen’sin; Senin yoluna feda olsun…”

Adağını kabul etmesi için yalvarmıştı.

 

“Bunun üzerine Rabbi, onu güzel bir kabulle kabul buyurdu.” (Al-i İmran, 37)

O zamanki uygulamalara göre mabede bırakıyorlardı. Götürüp bıraktı. Adamış olduğu adağı da kabul görmüştü.

Mabette herkes, Meryem’i sahiplenmek için yarıştı.

 

“İşte bu, sana vahyettiğimiz, gayb haberlerindendir. (Yoksa) Meryem’i kim himayesine alıp onu koruyacak diye kalemlerini (kur’a için) atarlarken sen yanlarında değildin. (Bu hususta) tartışırlarken de yanla­rında bulunmadın.” (Al-i İmran, 44)

Yüce Allah, onun terbiyesini Zekeriya’nın (as) üstlenmesini murat etti.

 

“Ve onu güzel bir bitki gibi yetiştirdi; Zekeriyya’yı, ona bakmakla görevlendir­di. Zekeriyya, ne zaman mihraba girdiyse onun yanında yeni bir yiyecek buldu. ‘Meryem! Bu, sana nereden?’ diye sorunca, o da: ‘Bu, Allah tarafındandır’ dedi. Doğrusu Allah, dilediğine hesapsız rızık verir.” (Al-İ imran, 37)

Allah, onu rızıklandırıyordu. Toplumsal yozlaşmanın genel ahlak haline geldiği bir toplumda, adak olarak sunulmuş bir kız! İffeti, en büyük zenginliğiydi.

 

Allah katındaki üstünlüğün ölçüsü, takva idi.

 

“Hani bir de melekler: Ey Meryem, demişlerdi, doğrusu Al­lah, seni seçip beğendi, süzüp tertemiz kıldı ve seni (çağındaki milletlerin) kadınlarından üstün tuttu.” (Al-i İmran, 42)

Hz. Meryem için; ilk önce “istifa” (seçme, seçkin kılma), sonra ikinci olarak temizleme, üçüncü olarak da âlemlerin kadınları üzerine mümtaz kılma (ıstıfâ) zikredilmiştir.

Seçkindi. O, sıradan kadınlar gibi gününü, gündemini malayani şeylerle doldurmazdı. Sözü hikmet, özü hikmet arz ediyordu.

Onu “Tertemiz kıldı.”

İmanı şirkten uzaktı, atalar dini yaygın olduğu halde.

Günah kirine bulaşmamıştı. Ahlaksızlık genel ahlak olduğu halde.

Meryem İffetin ve teslimiyetin adresiydi. Kur’an’ın Sunduğu Örnek Kadındı O.Allah’ın rızasını arzu eden kadınlar için adres gösterilen biriydi. Özelliklerini inceleyip çağa Meryem olmak isteyenler için bildirilmişti. Seçkindi O. Hiç nefsine yenik düşenlerle Allah’a boyun eğenler bir olur muydu! O halde bu özelliklerin korunabilmesi için yapılması gerekenler çağın Meryem’ine çağlar üstü kitaptan mesaj vardı.

“Ey Meryem! Saygı dolu bir gönülle huzurda durup Rabbine ibâ­dete devam et; secdeye kapan ve rükû’ edenlerle beraber rükû’a var.” (Al-i İmran-43)

“Ey Meryem! Saygı dolu bir gönülle (ganitin) huzurda durup Rabbine ibâdete devam et.”

Ganitin; Mütevaziliği, kayıtsız şartsız itaat etmeyi, kıyam etmeyi ifade eden bir kelime.

Ey Meryem; Yalnızca Allah’a itaate devam et. Yalnızca O’na boyun eğ…

Siz ey çağa Meryem olmaya adananlar sizlerde!

Ve O’na Secde et.

Secde; Eğilme, kendi gururunu kırma, yüce Allah’a karşı kendini alçaltma vb anlamlara geliyor.

Ey Meryem’

Yalnızca Allah’ın huzurunda eğil. Allah’ın emirleri karşısında gurura kapılma.
Ve Siz çağa Meryem olmaya adananlar bu emirler sizin içindir de. Sakın “Ay ben yapamam” diyerek Allah’ın emirleri karşısında nefsinizin isteklerini yüceltmeyin. Yüceltmeyin ki çağa Meryem olasınız. Böyle olunca da çağdaşlarınıza karşı Allah katında sizde üstün olursunuz.

“Rükû’ edenlerle beraber rükû’a var”

Eğilenlerle beraber sende Allah’ın emirlerine eğil.

Menfaatlerine eğilenlere aldırma. Dünyaya eğilenlere aldırma.

Nefsinin isteklerine eğilenlere aldırma.

Ve derken hayatının zor sınavıyla imtihan oldu Meryem’. Hayatın amacı, yaradılış gayesiydi İmtihan! her iddia ispat isterdi. İman ise dünyanın en büyük iddiasıydı

“Melekler bir de şöyle demişlerdi: «Ey Meryem! Allah seni ken­dinden gelen bir kelimeyle müjdeliyor ki ismi Meryem oğlu Mesih İsa’dır; dünya ve âhirette şerefli ve itibarlıdır; ayni zamanda Allah’a çok yakın­lardandır.”(Al-İ imran:45). İffetin sahibi ama babasız bir çocuğu olacaktı. Bunu topluma nasıl anlatacaktı! Bekardı ama ana olacaktı. Allah dilediğini yaratırdı.

 

“46— Beşikte de, yetişkin çağında da insanlara konuşacaktır ve O iyilerden, yararlılardandır.

47— (Bunun üzerine) Meryem dedi ki: «Ey Rabbim! bana bir insan dokunmamışken nasıl çocuğum olabilir?» Ona denildik!: Öyle ama, Al­lah dilediğini yaratır, bir şeyin olmasını dilediğinde ona sadece «Ol!» der, o da oluverir.

48— Allah ona kitab (okuma yazmayı, hikmeti ve Tevrat ile İncil’i öğretir.” (Al-i İmran)

Konuyu Kur’an’dan okuyalım. Adına Meryem denen sureden.

16— Kitapta Meryem’i de ân; hani o, ailesinden ayrılıp doğu tarafına çekilmişti.

17— Sonra da onlardan tarafa bir perde tutup germişti. Biz de ona ruhumuzu (Melek Cebrail’i) göndermiştik de O, ona endamlı, yakışıklı bir insan şeklinde temessül edip görünmüştü.

18— Meryem, «eğer (Allah’tan) korkup sakınan bir kimse isen, sen­den herhalde Allah’a sığınırım» demişti.

19— Cibril ona : «Ben ancak sana tertemiz-pak bir oğlan bağışlamak için Rabbinin elçisiyim,» demişti.

20— Meryem de, «bana bir insan dokunmamışken bir oğlum nasıl olur? Ben kötü ahlâklı bir kadın da değilim» demişti.

21— Cibril ona; «Öyle de olsa, Rabbin buyurdu: Bu bana göre pek kolaydır; hem onu insanlara (kudretimizin yüceliğine delâlet eden müs­tesna) bir belge ve bizden bir rahmet olarak sunacağız. Ve artık bu hük­medilmiş bir iştir ki olup bitmiştir.» demişti.

22— Meryem, oğluna gebe kaldı ve bu haliyle uzak bir yere çekildi.

23— Derken doğum sancısı onu bir hurma dalına çekip götürdü. «Ah keşke bundan önce ölseydim de unutulup gitseydi m, (bu iş başıma gel­meseydi!) dedi.

24-25— Altından bir ses, şöyle dedi ona: «Üzülme, Rabbin senin al­tında bir su arkı meydana getirdi, hurma dalını kendine doğru çekip silke­le, üzerine taze hurma dökülsün.»

 

26— Ye, iç; (doğuracağın oğlunla) gözün aydın olsun. İnsanlardan bi­rini görürsen de ki: «Doğrusu ben Rahmân’a oruç (susup konuşmamayı) adadım; o bakımdan bugün hiçbir insan ile konuşmayacağım.»

27— Onu alıp kavmine getirdi. Dediler ki: «A Meryem! and olsun ki çok şaşılacak bir şey getirdin!

28— Ey Harun’un kız kardeşi! Senin baban fena bir kişi değildi, anan da iffetsiz ve hayâsız bir kadın değildi.»

29— Bunun üzerine Meryem çocuğa işaret ederek onu gösterdi. On­lar: «Henüz beşikteki bir çocukla nasıl konuşalım?» dediler.

30— İsâ, «şüphesiz ki ben Allah’ın kuluyum, O bana kitap verdi ve beni peygamber kıldı;

31— Ve nerede olursam olayım beni mübarek eyledi. Yaşadığım sü­rece bana namaz kılmamı ve zekât vermemi tavsiye etti.

32— Anama iyilikte bulunmamı emretti; O beni bedbaht bir zorba yapmadı.

33— Doğduğum gün de, öleceğim gün de, dirilip kaldırılacağım gün de selâm (esenlik ve mutluluk) bana olsun!» dedi…

İmtihanının zorluğunu şöyle dile getiriyordu.

“Derken doğum sancısı onu bir hurma dalına çekip götürdü. «Ah keşke bundan önce ölseydim de unutulup gitseydi m, (bu iş başıma gel­meseydi!) dedi.”

Onun adı Meryem’di.

Yalnızca Allah’a divan dururdu

Onun adı Meryem’di.

Şükrünü, teşekkürünü, rükusunu secdesini yalnızca Allah’a sunardı.

Tevekkülü, teslimiyeti yalnızca Allah’aydı.

O, Rabbinin kelimelerini, Rabbinin sözlerini tasdik etti. Rabbinden gelenleri doğruladı. Onların doğruluğunu, onlara imanını hayatıyla, Allah’a teslimiyetiyle, iffet ve namusuyla, kulluğuyla ortaya koydu. Allah’ın kitaplarını tasdik etti. Gönülden Rabbinin emrine âmâde olan, Rabbinin arzularına boyun büken, daima kul olan, daima emret Allah’ım, buyur Allah’ım, ne istersen başım üstüne deme konumunda olan bir kızdı o… Allah kendisine ne emretmişse yapan bir kadındı O. Belki yeryüzündeki imtihanların en çetininden geçiriliyor. Son derece iffet ve namuslu bir kızcağız, insanlar tarafından iffetsizlikle suçlanacağı bir imtihana tabi tutuluyordu. Kadınların içine düşebileceği büyük imtihanla deneniyor. Ama Allah kendisine ne emretmişse onu yapıyordu. Çağdaşlarından farklıydı ve sonra tüm çağlara örnek gösterildi

“Bir de İmran’ın kızı Meryem’i (onlara misal olarak ver­di) . O, ırzını korumuştu. Biz de ona ruhumuzdan üfledik. O Rabbinin bütün dinî hükümlerini ve kitaplarım tasdik etti. O ibade­te devam edenlerdendi”(Tahrim.12).

Kendi namus ve iffetini korumuş, namus ve iffetini kale içerisine almış İmran kızı Meryem anamızdı O.

Ayette geçen vasıfları ise şöyle:

“ اَحْصَنَتْ فَرْجَهَا

İffetini koruyandı.”

Sıdk sahibi: sözlükte, yalanın (kizb’in) zıddı olan doğruluk demektir.

Sâdık kimse, sözünde duran kimsedir. Onun içi ve dışı birdir. Yalan söylemez, hile yapmaz, kimseyi aldatmaz, işini düzgün yapar. Gittiği yol doğru bir yoldur. Doğruluk; düşüncede, sözde, niyette, irâdede, azimde, vefâ ve amelde doğruluk şeklinde tezâhür eder. Bütün bunların kaynağı, Kur’an ve Sünnettedir.

“O Rabbinin bütün dinî hükümlerini ve kitaplarım tasdik etti.”

Kitaba iman kitaba uymayı da beraberinde getirir.

Tabi olmak tasdik etmenin en doğal sonucudur.

وَكَانَتْ” مِنَ الْقَانِت۪ينَ

O kanıtındi. Allah’ın emirlerine boyun, eğen itiraz etmeyendi.”

Yaşadığımız çağdan Onun çağına bir göz atarsak;

Aslında çağa Meryem olmanın hiç de zor olmadığını görürüz. Şayet bu imkânsız olsaydı Rahman ve rahim olan Allah “”Bir de İmran’ın kızı Meryem’i (onlara misal olarak ver­di)” buyurmazdı. Meryem’in özelliklerini taşımaya azim ile, sıdk ile devam edilirse çağında yaşayanların örneği olacağından, Allah2ın böyle bir kimseyi destekleyeceğinden kimsenin şüphesi olmasın.

Nadide bir çiçek mi olmak istiyorsun?

İşte Meryem!

Allah’tan övgü mü almak istiyorsun?

İşte Meryem!

Allah’ın katında derece mi itiyorsun?

İşte Meryem!

Sabiha Ateş Alpat ‘ın  Müslüman Kadının Davası kitabından alıntıdır.

Diğer Yazılarımız