Hz. Ayşe

Doğurmayan bir Anaydı O. Adı,Hz. Âişe (r.anha)

“Cennet, anaların ayakları altındadır.” (Nesai)

O, bir doğurmayan anaydı.

Hayatı, kısaca şöyle:

Allah Rasûlü Hz. Muhammed (sav)’e ilk iman eden onun en sadık arkadaşı Hz. Ebu Bekr es-Sıddîk’ın kızı ve Hz. Peygamber’in zevcesi. Hicret’ten dokuz veya on sene önce Mekke-i Mükerreme’de doğdu. Annesi Ümmi Rûmân binti Âmir İbn Umeyr’dir. Hz. Âişe, çok küçük yaş­ta Müslüman olmuştu. Ebu Bekr gibi bir sıddıkın kızıydı o. Evlerinde hiç şirk koşulmamıştı. Mekke’nin zorlu günlerinde küçüktü. Babasıyla birlikte hicret etmişti. Hicret edenlerin en gençlerinden biriydi. Muhacir kadınların en genci. Hz. Âişe, Ebu Bekir gibi ekonomik ve kültürel yönden seçkin bir kişinin kızı olarak, iyi bir aile ve çevre içinde büyüdü.

 

Resulullah, ilk zevcesi Hatîcetü’l Kübrâ hayatta iken başka bir kadın­la evlenmemişti. Onun vefatından sonra bir süre daha evlenmedi. Resulullah, Hatice (r.anha)’nın ölümüne çok üzüldü. Osman İbn Maz’un’un hanımı Havle binti Hakim, Rasûlullah’a gelerek Ebu Bekr es-Sıddîk’ın kızı Âişe ile evlenmesini teklif etti. Sonra da Rasulullah adına Ebu Bekr’e giderek kızı Âişe’yi istedi. Hz. Âişe’nin Rasûlullah’a nikâhlanması, Hicret’ten iki veya üç sene önce oldu. Hz. Peygamber (sav)’in bakire olarak nikahladıkları tek zevcesi, validemiz Hz. Âişe’dir.

Rasûlullah, onu çok severdi. Ona ‘Hümeyra’ lâk­abını vermiş ve “Dininizin yarısını bu Hümeyra’dan alınız” buyurduğu rivayet edilmiştir. Hayatının son devrelerini müctehid olarak bilhassa kadınlara mahsus hallere dair fıkhî hükümlerde fetvalar vererek geçirdi. 676 yılında Medine-i Münevvere’de vefat etti. Cenazesini Ashâbdan Ebû Hureyre (r.a) kıldırdı. Vasiyeti üzerine Medine’de el-Bakî kabristanına defnedildi.

“Âişe”yi Âişe yapan özellikler neydi? Hakkında vahiy nazil olmuş, haklılığı Allah tarafından tescillenmiş bir kadındı. Övgüye mazhar olmuştu. Kıyamete kadar okunan ayetlerle örnekliği hafızalarda canlı tutulan Âişe’nin (r.anha) özellikleri nelerdir? Kulluk imtihanında hangi süreçlerden geçmişti?

Hz. Âişe, güzel ahlâklı idi.

Güzel ahlak, dinin bir parçasıdır. Sen, büyük bir ahlak üzeresin.” (Kalem, 4) Ayet, daha Mekke’nin ilk yıllarında güzel ahlaka dikkat çekmişti. Hayatın öğretmeni Peygamber (sav) de: “Ben, güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim.” (İbni Hanbel) diye buyurmuştu.

Âişe’nin (r.anha) eğitimi ile bizzat babasının ilgilendiğini tarihî kaynaklardan okuyoruz. Vahyin terbiyesinden geçmiş olan ümmetin anası, ahlakıyla vahye canlı şahitlik eden biriydi. Mümin kadınlar, sıradan kadınlar değillerdir. İnsanlığın numune-i timsali olmak gibi bir sorumlulukları vardır.

O, ilim sahibi ve eğitimli bir hanımefendiydi.

Bütün müminlerin annesi olan Âişe validemiz, daha küçük yaşlarda iken okuma yazma öğrenmiş, zekâsı ve kabiliyeti ile etrafının dikkatini çekmiştir. Öğrendiklerini unutmaz, ezbere tekrar ederdi. Küçük yaşlarda iken Âişe’nin eğitim ve öğretimiyle bizzat babası Hz. Ebû Bekir (r.a) ilgilenmiştir. Daha sonra risaletin muhatabına eş oldu. İlme olan iştiyakı, ödüllendirilmişti adeta. Şimdi insanlığın öğretmeninin yanı başındaydı. Hafızası çok kuvvetli idi. Akıllı, zeki, âlime, edibe, iffet sahibi bir hanım idi. Pek çok konuyu şiirle anlatan sanatkârca bir ifadeye sahipti. Ashâb, karakter ve hafızasına güvendikleri ayet-i kerime ile övüldüğünü bildikleri için birçok meseleyi ondan sorar ve öğrenirlerdi. İkra ile okumuştu hayatı. İkra ile inşa etmişti hayatın tamamını. Sadece bilgileri ezberleyip aktaran değildi. Bilgi taşıyıcısı değil, ilim erbabıydı. Mümin kadın ve cehalet yan yana duramazdı. O, bunun canlı örneğiydi.

 İlme olan iştiyakı hiç bitmezdi. Öğrenmeyi şiar edinmişti. Okuma yazma bilen nadir hanımlardan biriydi. İlme olan sevgisi hakkında, İslam alimleri birçok şey söylemişlerdir.

İmam Zührî: “Eğer zamanının bütün âlimlerinin ve peygamberimizin diğer zevcelerinin ilmi bir araya toplansa, Hz. Âişe’nin ilmi yine daha ağır basardı”derdi. Müslüman bilginler arasında yaygın bir rivayete göre fıkıh ve dinî ilimlerin dörtte birini Hz. Âişe nakletmiştir.

İlim öğrenme hırsı:

Ebu Melike’nin bildirdiğine göre: Rasulullah’ın hanımı Hz. Âişe, bilmediği bir şey duyduğunda onu öğrenene kadar tekrar ederdi. Evinde ilim meclisleri, ders halkaları kurar, aldığı ilmi başkalarına öğretirdi. En mümtaz vasfı ise İslâm’a ve ilme olan büyük hizmeti idi. Gün gelecek “İslam, kadınların eğitim ve öğretimine önem vermiyor diyeceklerdi.” Âişe anamızın, sahabe erkeklerine bile Peygamberimizden hadis rivayet etmesi, bu asılsız iddiaları daha çıkmadan çürütmüştür. O, inanan kadınların örneğidir. İlme olan vukufiyeti, çıkan güncel meselelere içtihat edecek düzeyde idi.

Ey Âişe’nin yolunu sürdürmeye kararlı olan ve bu çağda kendini tevhide nispet eden! Bilmelisin ki İslam ve cehalet aynı yerde barınamaz.

Tebliğ çalışmaları yapan bir öğretmen anaydı O.

İlimsiz, eğitimsiz bir toplumun çökmesi, kaçınılmaz bir sonuçtur. Toplumun ıslahında en büyük görevlerden biri de analarındır hiç kuşkusuz. Analar, sadece beşik sallamazlar. Beşiği sallayan ellerin eğitiminden geçen yiğitlerle dünyayı sallarlar onlar. Bunu bilen mümin kadın, zamanını boş işlerle heba etmez. Kul olmanın, ana olmanın sorumluluğuyla toplumun ve neslin ıslahı için çalışmalarını bilfiil sürdürür. Bunun en canlı örneğidir Hz. Âişe.

Her fırsatta bildiği ilmi yayar. Tebliğ çalışmalarını aksatmazdı. Bununla beraber evinde ilim halkaları, meclisleri kurduğunu da kaydeder tarih. (Abdulhalim Ebu Şakka, Tahrirü’l-Mer’e)

 Evler, Allah’ın ayetlerinin anıldığı yerler değilse,

Evler, hikmetin kavrandığı yerler değilse,

Evler, Allah’ın zikredildiği yerler değilse harbeden farkı nedir ki? Hz. Âişe (r.anha), Fıkhu’l-Kur’an’ın ve Fıkhu’l-Hadis’in öncülerindendir. Hz. Âişe’nin öğrencileri, hem sayı hem de nitelik bakımından dikkat çekicidir. Kendisinden hadis rivayet edenlerin sayısı, iki yüzden fazladır.

Âişe, ayrıca öksüz, yetim ve kimsesizleri alıp besler, eğitir ve öğretirdi. İslâm bilginleri, özellikle İbn Hanbel, Zehebî, Nedvî vs. Âişe’nin öğren­cilerine ilişkin geniş bilgiler vermektedirler. Bu öğrenciler arasında, İslâmî ilimlerin önemli isimlerine de rastlıyoruz. Örneğin, Ebu Bekir’in kızı Ümmü Gülsüm, Kasım b. Muhammed, Abdurrahman b. Avf’ın çocukları gibi…

Eğitimde sınıf gözetmiyor;

Kadınlar,

yeri geliyor erkekler,

çocuklar, gençler… Her biri için planı ve programı vardı Hz. Âişe’nin.

Âişe, rivayet ettiği hadislerin temel hedeflerini, din, hukuk ve mantık açısından illetlerini göstermiş, onları tahlil ve yorum konusu yapmıştır.

Esasen, Hz. Âişe’nin gözardı edilemez bilimsel ve fikirsel katkılarının temelinde onun bu yorum ve tahlil gücü yatmaktadır. Bu güç, onun Arap dilini, özellikle Arap şiirini iyi bilmesinin yanında hür düşünceye, kritiğe, hurafelerden nefret eden, alimlere saygı duyan yaratılışından da besleniyordu.

Sade ve mütevazi yaşamı tercih ederdi.

 Aile terbiyesi almış, Peygamberin tedrisatından geçmiş bir hanımefendiydi. Merhamet dolu, cömert ve ibadete düşkün, çok zeki bir sahabeydi.

Sadelik:

Babası oldukça zengin biri olmasına rağmen Âişe, sadeliği tercih ederdi. Şatafata düşkün değildi.

Abdullah b. Eymen, babasından şunları nakleder: “Bir gün Âişe’nin yanına vardım. Üzerinde beş dirhem değerinde dikişsiz yünden yapılmış bir elbise vardı. Dedi ki: Şu cariyene bak. Bu elbiseyi evde giymekten gurur duyuyor.”

İslam davasının ihtiyacı varken önceliğini nefsine vermezdi elbet.

Çok cesur bir hanımefendiydi o.

 Hazret-i Âişe, Medine’de Peygamberimizin muharebelerine katıldı ve diğer sahabe hanımları gibi harpte yaralıların tedavisiyle bizzat meşgul oldu. Uhud gazasında sırtında su ve yiyecek taşıyıp yardım için Peygamber Efendimizin hep yanında kalmıştı. Hatta Peygamberimizin Uhud’da müşriklerin taşlarıyla yaralanan mübarek yüzlerine, hasır yakıp, külünü basarak kanlarının durmasını sağlamıştı. Hz. Âişe, bir ara Uhud’da kılıçla cepheye gitmek istemişse de Rasûlullah, buna müsaade etmemiştir. (Hicab emrinden önce) Hz. Âişe’nin mükemmel işlere girmesini Enes anlatıyor: “Uhud günü, hezimete uğrayan Müslümanlar, Rasulullah’ın etra­fından dağılmışlardı… Bu sırada Ebu Bekir’in kızı Âişe ile Ümmü Süleym, ayaklarını, halhalları görünecek kadar sıvamışlardı. Sırtlarına yüklendikleri su kırbalarından susayanlara su verdiklerini, kırbalar boşaldığında onları tekrar doldurduktan sonra, tekrar susayanlara su verdiklerini gördüm.”

Uhud!

Zorlu bir meydan. Er meydanı. Er olmak cinsiyet işi değil keyfiyet işi. Uhud’un hanım erleri; Nesibe’si ile, Sümeyra’sı ile, Ümmü Seleme’si ile, Âişe’si ile destan yazdılar. Küfür ile mücadelede iş başa düştüğü vakit, aslan kesilen hanımlardı onlar.

Takvalıydı,

İffetliydi,

Fedakardı,

Sadakatliydi,

Çok cömertti…

Sahabilerden biri şunu söylüyor: “Âişe, çok cömertti. Onun yetmiş bin dirhemlik bir parayı, kendisini tanımasınlar diye, örtüsünün arkasına sak­lanarak dağıttığına şahit olmuşumdur.” İslâm tarihinin en büyük kaynaklarından biri olan İbn Sa’d’da şu satırları okuyoruz: “Bir yerden, Peygamber evine gönderilen hediye iki torba parayı, hemen o gün yok­sullara dağıttı. Ramazandı. Akşam, iftar sofrasında çok basit şeylerin yer aldığını gören yardımcısı kadın, şunu söylemekten kendini alamadı: ‘O dağıttığınız paranın bir tek dirhemiyle şu sofranıza çok güzel yiyecekler alabilirdiniz…’ Âişe, dinledi ve şu cevabı verdi: Böyle bir şey aklıma bile gelmedi.”

 

Hz. Âişe’nin büyük bir zan altında tutulması ve İfk hadisesi.

Olayın tarihi seyri şöyle:

“Hz. Âişe şöyle anlatıyor: Rasulullah (s.a.v.) sefere çıktığında, hanım­ları arasında kur’a çekerdi. Kur’a kime çıkarsa Rasulullah ile beraber o giderdi. (Benî Mustalık) gazasına gitmek istediği zaman da Rasulullah kur’a çekti ve benim ismim çıktı.

Rasulullah ile beraber sefere çıkmıştım. Bu sefer, hicap âyeti indikten sonra idi. Beni, mahfil içinde yüklediler ve (konak yerinde) mahfil içinde indirilirdim. Nihayet Rasulullah (s.a.v.), gazanın bitiminden sonra Medine’ye geri dönme kararı aldı. Medine’ye yaklaştığı­mızda (bir konak yerine indi. Gecenin bir kısmını orada geçirdikten sonra) yola koyulma emrini verdi. O sırada def-i hacet ettikten sonra mahfilime döndüm. Bir de göğsümü yokladım ki Yemen’in göz boncuğundan (dizilmiş) kolyemin koptuğunu anladım. Dönüp gerdanlığımı aradım. Onu aramak, beni yoldan alıkoymuştu. (Öyle zannetmiştim ki devemi mahfilimde bulunmadıkça sevk etmezler.) Halbuki yolda bana hizmet eden­ler gelip mahfilimi yüklemişler ve onu bindiğim devenin üzerinde götür­müşlerdi. Onlar, beni mahfilin içinde sanıyorlarmış. O zaman kadınlar hafif idi. Ağır vücutlu değillerdi. Az yemek yerlerdi. Bu cihetle hizmetçiler mahfili yüklemek üzere kaldırdıklarında mahfili, ağırlığının pek farkına varmayarak yüklemişlerdi. Özellikle de ben küçük yaşta bir kadındım. Bu yüzden deveyi sürüp götürmüşler. Ordu gittikten sonra ben kolyemi bul­dum. Ordugâha geldiğimde kimse yoktu. Oradan evvelce bulunduğum yere döndüm. Öyle zannetmiştim ki beni mahfilde bulamayınca dönüp beni alır­lar. Bu düşünceyle oturduğum yerde uyuya kalmışım.

Safvan b. Muattal -ki arkadan gelerek geride kalan şeyleri toplamaya ve menzile götürüp ashabına vermeğe memur idi-, askerlerin arkasından sabaha yakın bulundu­ğum yere gelmiş ve bir karaltının uyuduğunu görerek yanıma yaklaşmış (ve beni tanımış). Bu zat, beni örtünmeden önce görmüştü. Safvan, devesini çöktürdüğü zaman (hayret ederek) ‘Biz Allah’ınız ve O’na dönüp varacağız’ demişti. Ben de bu sese uyanmıştım. Uyanınca hemen feraceme büründüm. Vallahi tek bir kelime bile konuşmadık. Ondan istirca’ından başka bir şey işitmedim. Devesinden inip devesini çöktürdü. Ben de deveye bindim. Safvan, bindiğim deveyi tutarak önde yürüdü. Nihayet kafile, konak yerine indikten sonra öğle sıcağında askere yetiştik. Bu sırada (hakkımda iftira ederek) helak olan helak olmuştu. Bu büyük iftiranın başını çeken, Abdullah b. Ubey b. Selül’dü. Bu olay yayılıyor, Selül’ün yanında konuşuluyordu. O, bu durumdan faydalanarak, aleyhte propaganda yapıyordu. “Medine’ye gelince ben bir ay hastalandım. Meğer orada halk arasında ashab-ı ifk’in bühtanları dolaşıyormuş. Bunlardan tamamen haber­sizdim. Zira hastalığımın beni işkillendiren bir yanı vardı. Rasulullah’tan, başka hastalıklarım sırasında görmüş olduğum ilgiyi, bu sefer görmüyor­dum. Ancak yanıma giriyor, selam veriyordu. Ve (adımı anmadan ‘hastamız nasıl?’) diyor, bununla iktifa ediyordu. Benim ifk olayından haberim yoktu. Nihayet iyileşmeye başlamıştım.

Bir gece ben Mistah’ın annesiyle kaza-i hacet mahallimiz olan “menası” tarafına çıkmıştım. Buraya ancak geceleri çıkardık. Bu adet, evlerimizin yanına helalar yapılmadan önceydi. Ben, Mistah’ın anası (Selma) -Ebu Ruhm b. el-Muttalib b. Abdimenaf’in kızı, Mistah b. Esase b. Ubad b. el-Muttalib, oğlu olur- ile kaza-i hacet mahalline yönelip giderken, ayağı çarşafına takılıp düşmüştü. Araplar arasında felaket zamanında söylenmesi adet olan ‘düşmanın helak olsun’ yerine Selma, ‘Mistah helak olsun!’ diye (oğluna) beddua etti. Ben kadına: ‘Ne fena söyledin. Bedir’de hazır bulunan bir kişiye beddua ediyorsun’ dedim. Kadın bana: ‘Ortada dönen bühtanları duymadın mı?’ dedi. Ben: ‘Ne söylüyorlar ki?’ dedim. İftira edenlerin yaptıklarını bana anlattı. Artık hastalığımın üstüne bir hastalık daha eklenmişti. Eve dönünce yanıma Rasulullah geldi. ‘Hastalığınız nasıl?’ diye sordu. ‘Ya Rasulullah! Ebeveynime gitmek üzere bana izin veriniz’ dedim. Bu haberi ebeveynimden tahkik etmek istiyordum. Rasulullah bana izin verdi. (Ben de ebeveynimin yanına geldim) ve anneme: ‘Anneciğim, halk arasında dönüp dolaşan bu ne iştir?’ dedim. Annem: ‘Ey kızım! Kendini üzme, sen kendini düşün. Vallahi bir kadın senin gibi hüsn-ü cemale malik ve kocasının yanında sevimli olsun, birçok ortakları bulunup da aleyhinde dedikodu etmemeleri pek nadirdir.’ ‘Subhanallah, halk niçin böyle söz söylesin, doğrusu hayret vericidir’ dedim. O gece sabaha kadar gözümün yaşı dinmedi. Gözüme uyku girmedi. Rasulullah, o sabah Ali b. Ebi Talib ve Usame b. Zeyd’i yanına çağırmıştı. Vahiy gecikince ehli ile ayrılması konusunda onlarla istişare etmişti. Usame, Ehl-i Beyt için nefsinde bilip gönlünde beslediği sevgiyi, Rasulullah’a tavsiye ve işaret etti: ‘Ya Rasulullah! Pak hanımınız (size layık) ehlinizdir. Biz, Hz. Âişe hakkında hayırdan başka bir şey bilmeyiz’ dedi. Hz. Ali’ye gelince o: ‘Ey Allah’ın Rasulü! Allah, sana dünyayı dar etmemiştir. Âişe’den başka kadın çoktur. Âişe’nin cariyesi Berire’ye sorunuz. O doğrusunu size söyler’ demişti. Rasulullah, Berire’yi çağırıp: ‘Ey Berire, hanımından sana şüphe veren bir şey gördün mü?’ diye sordu. Berire: ‘Hayır, ya Rasulullah, görmedim. Sizi hak peygamber olarak gönderen Allah’a yemin ederim ki ben, hanımımdan katiyyen ayıp olarak sadır olmuş olaydan başka bir şey görmedim’ demişti.

Ben, o gün ağladım. Ne gözümün yaşı dindi ne de gözüme uyku girdi. Sabahleyin babam ve anam yanıma geldiler. Ben, bu şekilde iki gece ağladım. O kadar gözyaşı döktüm ki ağlamaktan yüreğim parçalanacak sandım. Bir ara ebeveynim yanımda oturdukları ve ben ağlamakta bulunduğum sırada Ensar’dan bir kadın izin istemiş, ben de izin verdim. O da oturup benimle ağlıyordu. Biz, bu vaziyette iken ansızın Rasulullah içeri girdi, oturdu. Halbuki Rasulullah, benden önce hakkımda dedikodu başladığı günden beri yanıma oturmamıştı. Rasulullah, bir ay beklediği halde kendisine hakkımda bir şey vahyolunmamıştı. Rasulullah şehadet ederek: ‘Ey Âişe, hakkında bana şöyle şöyle sözler söylendi. Eğer sen, bu isnadlardan berî isen yakında Allah, seni temize çıkarır. Yok, eğer böyle bir günaha yaklaştınsa Allah’tan mağfiret dile ve tevbe et. Çünkü kul, günahını itiraf ve sonra tevbe edince, Allah da ona af ile muamele eder’ dedi. Rasulullahi bu hitabesini bitirince gözyaşlarım dindi. Hemen babama: ‘Rasulullah’ın söylediği söze benim adıma cevap ver’ dedim. Babam: ‘Vallahi kızım! Rasulullah’a ne diyeceğimi bilmiyorum’ dedi. Sonra anneme: ‘Rasulullah’ın söylediği söze karşı benim namıma cevap ver’ dedim. O da: ‘Vallahi ben de Rasulullah’a ne diyeceğimi bilmiyo­rum’ dedi. Şöyle dedim: ‘Vallahi biliyorum ki siz, halkın dedikodusunu işittiniz, nefsinizde büyütüp ona inandınız. Ben, size beriyim desem -Allah bilir ki beriyim- benim bu sözümü tasdik etmezsiniz. Eğer bir işle itiraf et­sem -Allah kat’i surette suçsuz olduğumu biliyor- siz, muhakkak beni tasdik edersiniz. Vallahi bu vaziyette benim ve sizin için anlatılacak bir örnek bulamıyorum, ancak Yusuf’un babası (Yakub’u) örnek buluyorum. Yakup, oğullarına: ‘Artık bana düşen güzel bir sabırdır. Söylediklerinize karşı da sı­ğınağım Allah’tır’ demişti. Ben, bu sözü söyledim, sonra yatağıma döndüm. Ben, yalnız Allah’tan beraat umuyordum. Lakin hakkımda bir vahiy inzal olunacağını hiç tahmin etmiyordum. Kendimi, bana ait bir mesele için Kur’an lisanı ile konuşulmaktan çok hakir addederdim. Fakat Rasulullah’ın uyku­sunda bir rüya görmesiyle temize çıkarılmayı Allah’tan umuyordum. Vallahi Peygamber yerinden kalkmamıştı ve oradakilerden hiçbiri odadan dışarı çıkmamıştı.

Nihayet Rasulullah’a vahiy geldi. Vahyin ağırlığından terlemeye başladı. Hatta vahiy sırasında kış günleri bile ter dökerdi. Vahiy izleri gidince sevincinden gülüyordu ve bana ilk söylediği söz şu oldu: ‘Ya Âişe, Allah’a hamd et! Allah, seni (bu iftiradan) kat’i surette temize çıkardı.’ Bunun üzerine anam, bana: ‘Kızım, kalk da Rasulullah’a teşekkür et’ dedi. Ben: ‘Hayır, kalkmam ve yalnız Allah’a hamd ederim’ dedim.” (Abdulhalim Ebu Şakka, Tahrirü’l-Mer’e)

İfk olayı ayetleri:

 “11- O iftira haberini getirenler, içinizden küçük bir guruptur. Bunu kendiniz için bir kötülük sanmayın. Bilakis bu durum, sizin için bir hayırdır. Onlardan her bi­rine ait elde ettiği günah vardır. Onlar­dan günahın en büyüğünü yüklenen kimseye de büyük bir azap vardır.

12- Bunu (bu iftirayı) işittiğiniz zaman, mümin erkeklerin ve mümin kadınların kendiliklerinden hüsn-ü zanda bulun­maları ve ‘Bu apaçık bir iftiradır’ de­meleri gerekmez miydi?

13- Bu olay için dört şahit getirmeleri gerekmez miydi? Madem ki bu şahitleri getiremediler, o halde o kimseler, Allah nezdinde yalancıların ta kendileridir.

14- Eğer dünya ve ahirette sizin üzeri­nizde Allah’ın lütfu ve merhameti olma­saydı, yaydığınız fitne yüzünden size mutlaka büyük bir azap dokunurdu.

15- Siz, o iftirayı dilinize dolamıştınız. Hakkında hiç bilginiz olmayan şeyi ağ­zınızla söylüyor ve bunu önemsiz bir şey sanıyordunuz. Oysa bu, Allah katın­da büyük bir günahtır.

16- Bunu (bu iftirayı) işittiğiniz zaman: ‘Bu şekilde konuşmak bize yakışmaz. Hâşâ! Bu büyük bir iftiradır’ demeniz gerekmez miydi?

17- Allah, eğer siz gerçekten mümin ise­niz böyle bir günaha ebediyyen dönme­menizi öğütler.

18- Allah, size ayetlerini açıklıyor. Allah, her şeyi gayet iyi bilendir, sonsuz hikmet sahibidir.

19- İman edenler arasında hayasızlığın yayılmasını arzu edenlere, dünyada ve ahi­rette acıklı bir azap vardır. Allah bilir, siz bilmezsiniz.

20- Ya üzerinizde Allah’ın lütfu ve rahmeti olmasaydı? Allah, çok şefkatli ve çok merhametli olmasaydı? (Durumunuz nasıl olurdu?)” (Nur Sûresi)

 Ayetlerin dikkat çektiği noktalar şöyle;

 “Doğrusu iftira ile gelenler sizden birkaç kişidir…”

 Kimdir onlar? Münafıklar. Hz. Âişe (r.anha) ile ilgili olayı, nifak düzeyinde ilk değerlendiren, münafıkların elebaşısı Abdullah b. Übey’dir. Yaydığı nifak ve iftira tohumu­nu, iman ve idraki zayıf olup kendi nefis ve karakterini ölçü ve kıstas ola­rak dikkate alan bazı Müslümanlar da ne yazık ki iffeti, şehvete kıyas etme gafletine düşmüşler ve Abdullah b. Übey’in nifak akıntısına kapılmışlardı. Her çağda ve toplumda salih müminlerin izzetiyle oynamaya cüret edenler olabileceklerdir. Ayetler, bu durum karşısında nasıl durulması gerektiğini öğretiyor. Yeter ki sen, masum ol! Allah, seni temize çıkaracaktır.

Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri adlı tefsir çalışmasında, ayetlerin öğütlerini şöyle sıralamış;

Kur’ân’da, bu olaya parmak basılıp iffetin lekesizliği belirtilirken, müminlere dokuz maddelik bir öğüt ve uyarı paketi veriliyor:

1— Sözü edilen iftira dış görünüşüyle şer sanılsa bile, aslında müminlerin lehine hayırdır. Zira bu olay, bir yandan da hem münafıkların iyi tanınmasını hem de zayıf imanlıların ölçüsünün bilinmesini sağlamıştır.

2— Hemen ispat edilmeyen bu tür haberler açıklığa kavuşuncaya ka­dar, müminlerin hüsn-ü zanda bulunmaları ve ‘bu açık bir iftiradır’ de­meleri gerekir. Çünkü suç sabit oluncaya kadar suçlu zanlısı, suçsuz kabul edilir. Nitekim hukukta ‘beraet-i zimmet asıldır’ kuralı yer almıştır.

3— Gerek şahsî, gerekse amme haklarıyla ilgili olarak ortaya attığı iddia ve suçlamasını beyyine (belge ve şahit) ile ispat edemeyen kimse, İslâm nazarında yalancı ve müfteri kabul edilir. O yüzden hakkında ceza-î müeyyide kusursuz şekilde uygulanır.

4— İslâm Dini, biri manevî, diğeri maddî olmak üzere iki ayrı caydırı­cı, ıslâh edici müeyyide koymuştur. Manevî müeyyidenin uygulanması, Ce­nâb-ı Hakk’a aittir. O, rahmeti ve sünneti gereği bunu daha çok âhirete bırakmıştır. Kişi, iyice azıp sapıtmadıkça, ahlâksızlığı zulümle birleştirip Allah’ın kullarını huzursuz ve tedirgin edecek bir çizgiye getirip dayamadıkça Cenâb-ı Hak, onu dünyada hemen cezalandırmaz. Ancak indirdiği kitap ile insanlar arasında düzen ve huzuru, adalet ve hakkaniyeti sağlamayı, hak­ların korunmasını, mütecavizlerin durdurulmasını ve kitapta yer alan mad­dî müeyyidelerin kusursuz uygulanmasını emretmiştir.

5— İçyüzünü bilmediğimiz bir olayı dilimize dolamamız, gerçekmiş gibi bir görüntü verip yaymamız, bizi çok yanlış ve tehlikeli bir noktaya gö­türür. Söylemek kolay, ama sonucuna katlanmak çok zor olur. Çünkü bir yalan ve iftiranın doğuracağı netice, masum kişileri lekeleyebilir. O ba­kımdan içyüzünü iyice araştırıp öğrenmeden ortaya atılan bir haberi, gerçekmiş gibi kabul edip yargıda bulunmamız, Allah katında çok büyük bir günah ve ağır bir vebaldir.

6— Bu gibi durumlarda konuşmamak, gerçek bilgiyi Allah’a irca’ et­mek ve ispat edilinceye kadar kendi kendimize fısıldayarak ‘sus, bu bü­yük bir iftira olabilir; zan ve şüpheyle hükmedilmez’ dememiz en uygun ve en selim yoldur. Çünkü beraet-i zimmet asıldır.

7— Belirtilen şekilde bir hata işlenmişse, bunun hakikî ve tahkikî imanla bağdaşamayacağını düşünerek bir benzerini işlememeye azmetmek, Allah tarafından affedilmemizin şartlarından biridir.

8— Olay ve iddiaları, suçlama ve tahminleri, Kur’ân ve Hadîs terazi­sine koyup tartmak ve öylece değerlendirmek vaciptir. Zira Cenâb-ı Hak, fert, aile ve toplumun düzen ve huzuru, haklarının korunması için gere­ken hükümleri apaçık ortaya koymuştur.

9— Müminler arasında hayâsızlık ve ahlâksızlığın yaygınlaşmasını her çağda arzu eden sapıklar, dinsizler ve şehvetperestler bulunabilir. Müminlere düşen görev, onlara karşı hoşgörülü davranmamak, ilâhî müey­yideleri uygulamaktır. Bin bir türlü kurnazlık ve hilelere başvurarak ken­dini kanunun pençesinden kurtaranları ise, belirlenmiş çizgiye geldiklerin­de Cenâb-ı Hak, hem dünyada hem de ahrette rezil ve rüsvay eder.

Hz. Âişe (r.anha) validemize atılan iftira konu edildi. Münafıkların elle­rine geçen her fırsatı nasıl değerlendirip müminler aleyhine kullandıkları­na dikkatler çekildi ve dolayısıyla müminlere dokuz öğüt verilerek aslı ol­mayan, ispatlanmayan haberler hakkında çok temkinli olmaları tavsiye edildi. Esasında İfk devam ediyor…

Ayetlerle masum olduğu açık olduğu halde sapık ve sapkın bazı fırkalar, hala bu iftara üzerinden pak annemize kirli dillerini uzatmaya devam etmektedirler. Bunların dinlenmesi, “Acaba?” denilmesi, o dönemin münafıklarıyla eş değer olmak anlamına gelmektedir.

İffeti vahiyle tescillenmiş olan anamıza binler selam olsun. Ve Onun örnekliğinde çağa Âişe modelini taşımakta azim ve kararlılıkta olanlara da selam olsun…

Sabiha Ateş Alpat’ ın Müslüman Kadının Tevhid Davası kitabından alıntı.

Diğer Yazılarımız