Hz. Ümm-I Ümare Nesibe Hatun (R.Anha)

Uhud meydanının erlerindendir Uhudun Nesibesi.

O, bir kahraman. O, bir yiğit kadın. O, bir önder. O, bir örnek.

Biyografisini, “Fıkhu’s-Sahabe” adlı kitaptan okuyalım:

Hz. Ümm-i Ümare Nesibe Hatun (r.anha)

Ümm-i Ümare, Uhud gazasına, kocası Zeyd bin Asım, oğulları Habib ve Abdullah ile birlikte katılarak, şecaat ve kahramanlıklar gösterdi. Gazilere su dağıtmak ve yaralarını sarmak vazifesiyle katıldığı savaşın en şiddetli bir anında, Rasûlullah Efendimize saldıran bir müşriki, atından aşağı düşürüp öldürdü.

Ok, kılıç ve kalkan kullanarak düşmana saldırırken kendisi de birkaç yerinden yaralandı. Yaralı haliyle kocasını ve oğullarını savaşa teşvik etti. Düşman, Rasûlullah Efendimize hangi istikametten saldırırsa, hemen kocası ve oğullarıyla oradan müdafaa ederlerdi.

Ümm-i Ümare der ki: “Gündüzün başlangıcında Uhud’a vardım. Halk ne yapıyor bir bakayım, dedim. Yanımda bir kırba ve içinde su vardı. Rasûlullah (sav)’in yanına kadar gittim. Kendisi, o sırada ashabı arasın­da bulunuyordu. Bu zamanda Müslümanlar, savaş üstünlüğünü devam ettiriyorlardı.

Müslümanlar dağılmaya başlayınca, Rasûlullah’ın yanına vardım. Çarpışmaya koyuldum. Kılıçla, okla müşrikleri Rasûlullah’tan uzaklaştır­maya çalıştım. Bu arada da yaralandım. Rasûlullah’ın yanında on kişi kalmamıştı. Ben, oğullarım ve kocam, Rasûlullah’ın önünde çarpışıyor, müşrikleri ondan uzaklaştırıyorduk.

Bir ara Rasûlullah Efendimiz, benim yanımda kalkan bulunmadığını gördü. Yanında kalkan bulunanlardan birisine buyurdu ki:

‘Ey kalkan sahibi, kalkanını çarpışana bırak!’

O kimse, kalkanını Rasûlullah’a verdi. Ben de Rasûlullah Efendimizden alıp, onunla korundum.

Bize ne yaptılarsa, müşrik süvarileri yaptılar. Atlı bir adam gelip, bana vurdu. Kalkanımla korundum. Ben de onun atının ayaklarına kılıç çaldım. At, arka üstü yıkılınca, Peygamber Efendimiz, oğlum Abdullah’a:

‘Ey Ümm-i Ümare’nin oğlu! Annene, annene yardım et!’ diye buyurdu.

Ümm-i Ümare’nin oğlu Abdullah İbni Zeyd anlatır:

“Uhud günü sol kolumdan yaralanmıştım. Beni, hurma ağacı gibi upuzun bir adam vurmuştu. Rasûlullah Efendimiz; ‘Yaranı sar’ buyurdu. Annem yanıma geldi. Yaraları sarmak için yanında bulunan hazır bezlerle yaramı sardı.

Bu sırada Resulullah Efendimiz, bana bakıyordu. Annem, yaramı sardıktan sonra, bana dedi ki:

‘Kalk yavrucuğum! Müşriklerle çarpış!’ Resulullah Efendimiz de buyurdular ki:

‘Ey Ümm-i Ümare! Senin katlandığın, dayanabildiğin şeye, herkes katlanabilir, dayanabilir mi?’

Beni yaralayan müşrik o sırada oradan geçiyordu. Resulullah Efendimiz tekrar buyurdular ki:

‘İşte, oğluna vuran adam!’

Annem, hemen onun önüne geçip, bacağına vurup çökertti. Bunun üzerine, Rasûlullah’ın, mübarek dişleri görünecek kadar gülümsediğini gördüm. Sonra buyurdu ki:

‘Allaha hamd olsun ki, seni düşmanına muzaffer kılıp, gözünü aydın etti. Öcünü almayı sana gözünle gösterdi.’ diye buyurdu.”

 Peygamber Efendimiz, Uhud savaşında Ümm-i Ümare’nin oğlu Abdullah’a buyurdu ki:

“Ey Ümm-i Ümare’nin oğlu!” Hz. Abdullah, “Buyur ya Rasûlallah” deyince, ona, taş atmasını buyurdu.

Hz. Abdullah, önünde gitmekte olan atlı müşrike bir taş attı. Taş, atın gözüne değince, at ürktü ve at da, atlı da yere yıkıldı. Hz. Abdullah, taşa tutup, o müşriki yaraladı. Ümm-i Ümare, Uhud’da oğlu yaralanınca, oğlu­nun yarasını ve diğer sahabilerin yaralarını sarıyor, susuz olanlara su dağıtıyordu. Daha sonra, eline bir kılıç alarak çarpışmaya başladı.

İbni Kamia kâfiri, Rasûlullah’ı öldürmeye yemin etmişti. Rasûlullah’ı gördü. Rasûlullah’a hücum edince, Ümm-i Ümare atının önüne geçti. Atını durdurup İbni Kamia’ya saldırdı. O müşrikin üzerinde zırh olduğu için darbeleri pek tesir etmedi. Zırh olmasaydı, o da öldürülen diğer müşrik­lerin yanına gidecekti.

Sonunda o müşrikin şiddetli bir hücumu ile boynundan ağır yaralandı. Rasulullah Efendimiz onun için buyurmuştur ki:

“Uhud günü ne tarafıma baktıysam, hep Ümm-i Ümare, hep Ümm-i Ümare’yi gördüm.”

Nesibe Hatun, bu savaşta on iki-on üç yerinden yaralanmıştı. Bunlardan en ağırı, İbni Kamia’nın, boynunda açtığı yaraydı. Rasulullah Efendimiz, oğlu Abdullah’a bu yarayı sarmasını emrettiler. Sonra buyurdular ki:

“Ev halkınızı Allah Teâlâ mübarek kılsın. Senin annenin makamı filan ve filanların makamından hayırlıdır. Allah Teâlâ ev halkınıza rahmet etsin!”

 Bir sene tedavi gördükten sonra bu yara iyileşti.

Müseylemetü’l-Kezzab, yalancı peygamberlik iddiasıyla ortaya çıktığında, Ümm-i Ümare’nin oğlu Habib, Amman’dan Medine’ye gelirken esir düştü. Müseyleme, kendisinin peygamberliğini kabul etmesini istedi. Habib onu tasdik etmeyince, tek tek uzuvları kesilerek şehid edildi.

Bunu işiten Ümm-i Ümare, Müseyleme’nin ölümünü göstermesi için Allah Teâlâ’ya duâ etti. Yaşı altmışın üzerinde olmasına rağmen, oğlu Abdullah’la beraber Yemame savaşına iştirak etti. Savaşın şiddetli bir anında, Müslümanların dağılmaya başlamaları üzerine, kılıcını çekerek düşmana hücum etti. On iki yerinden yara aldı. Müseyleme’yi de yaraladı.

Ümm-i Ümare’nin oğlu Abdullah’ın da bulunduğu, bir grup Müslümanın önünden atla kaçmaya çalışan Müseylemetü’l-Kezzab, Hz. Vahşi tarafından mızrakla vurularak öldürüldü.

Ümm-i Ümare, bu savaşta kolunun birini kaybetti. İslâm ordusunun kumandanı Halid bin Velid, kendisiyle yakından alâkadar oldu. Yaralarını sardırdı. Böylece Müseyleme’nin ölüşünü görmüş oldu.

Bir gün Nesibe Hatun, Peygamberimize dedi ki:

“Ya Rasûlallah, Allah Teâlâ’ya duâ et de cennette sana komşu olalım.” Peygamber Efendimiz de:

“Allahım! Bunları, cennette bana komşu ve arkadaş et” diye duâ etti. Bunun üzerine Ümm-i Ümare dedi ki:

“Bu, bana kâfidir. Artık dünyada ne musibet gelirse gelsin, hiç ehem­miyeti yok.”

Bir gün Rasûlullah Efendimiz, Ümm-i Ümare’nin evine teşrif ettiler. Ümm-i Ümare de yemek ikram etti. Rasûlullah Efendimiz “Sen de ye” buyurdular. O da oruçlu olduğunu arz etti. Bunun üzerine Rasûlullah Efendimiz buyurdu ki:

“Bir oruçlunun yanında yemek yenildiği zaman, sofra kalkıncaya kadar, melekler oruçluya duâ ederler.”

 Hz. Ebu Bekir de hilafeti zamanında, kendisini evinde ziyaret eder, hâlini, hatırını sorardı. Hz. Ömer zamanında, bir savaşta elde edilen ganimetler içinde kıymetli kumaşlar da vardı. Bunların en kıymetlisi olan altın sırmalı bir elbise, Hz. Ömer’e isabet etti. Herkes gelinine veya hanımı Hz. Ali’nin kızı Ümm-i Gülsüm’e verecek diye beklerken, Hz. Ömer, “Bu elbiseye Ümm-i Ümare herkesten daha layıktır” buyurdu ve arkasından ilave etti:

Resulullah Efendimizin, “Savaşta ne tarafa baktımsa, hep Ümm-i Ümare, hep Ümm-i Ümare’yi gördüm” buyurduğunu işittim.

Bunları söyledikten sonra elbiseyi Ümm-i Ümare’ye gönderdi. Ümm-i Ümare, Uhud’dan başka, Hudeybiye, Hayber, Umretü’l-Kaza, Huneyn ve Yemame gazalarına da katıldı. Bey’at-i Rıdvan’da hazır bulunmakla şereflendiler. Oğulları Habib ve Abdullah da, Peygamber Efendimizin bütün gazalarına iştirak ettiler.

Ümm-i Ümare, Ensar’ın Hazrec kabilesinden olup, Medine’nin ileri gelen ailelerindendir. Mazin bin Neccar’in evladındandır. Annesi, Rebab binti Abdullah’tır. Tahminen miladî 573 yılında doğdu. İkinci Akabe bey’atında bulunarak, zevciyle birlikte Müslüman olmakla şereflendi.

Akabe’de, kocası Zeyd biat ettikten sonra, Peygamberimize gelerek dedi ki:

“Ya Rasûlallah! Ümm-i Ümare ve Ümm-i Müney adlı iki kadın da biz­imle birlikte bey’at için gelmişlerdir.”

Bunun üzerine Rasûlullah Efendimiz:

“Hangi şartlarda sizden bey’at aldımsa, onlardan da aynı şartlarda bey’at aldım. Ellerini tutup musafaha zarureti yoktur” buyurdular ve kadınların elini tutmadılar.

Ümm-i Ümare’nin ilk kocası, Ensar’dan Zeyd bin Asım’dır. Zeyd’den Abdullah ve Habib isminde iki oğlu vardı. Her iki oğlu da Bedir savaşma katıldı. Diğer gazaların hepsine birlikte iştirak ettiler.

Hz. Zeyd’in vefatından sonra Ümm-i Ümare, Guzeyye İbni Amr’la evlendi. Bu zattan da oğlu Temim ve kızı Havle dünyaya geldi. Ümm-i Ümare’nin ne zaman vefat ettiği bilinmemektedir. Ancak Medine’de vefat etmiş ve Bakî kabristanına defnedilmiştir.

Ümm-i Ümare’den, Abbad ibni Temim, Haris İbni Abdullah İbni Kâb, İkrime ve Leyla, hadis rivayet etmişlerdir. (..)

Sahabe hanımlarının gündemini medya, TV, sosyal hayat, sosyal medya değil, vahiy belirliyordu. Ümm-i Ümare, Mekke’nin fethedildiği gün Rasûlullah’la (sav) birlikte çıktı.

Bir gün o, Rasûlullah’a (sav):

— Yâ Rasûlallah! Her şeyin erkeklere ait olduğunu görüyorum. Kadınların bir şeyde (bir konuda) zikredildiklerini görmüyorum, dedi. Mücadele süresinde olduğu gibi, Allah, kadının sesini duydu ve ayet nazil buyurdu. Şimdi Ümm-i Ümare’nin vesilesiyle inen ayetlerde yiğit olan erkek ve yiğit kadınların özelliklerine sırayla göz atalım:

“(Allah’a) teslim olmuş erkek ve kadınlar, İman eden erkekler ve iman eden kadınlar, İtaat eden erkekler ve itaat eden kadınlar, doğru, sadık erkekler ve doğru, sadık kadınlar, sabreden erkekler ve sabreden kadınlar, mütevazi erkekler ve mütevazi kadınlar, sadaka veren erkekler ve sadaka veren kadınlar, oruç tutan erkekler ve oruç tutan kadınlar, ırzlarını koruyan erkekler ve ırzlarını koruyan kadınlar, Allah’ı çok zikreden erkekler ve çok zikreden kadınlar… Allah, onlar için mağfiret ve büyük bir ödül hazırladı.” (Ahzab, 35)

Bu ayet, taat üzere bulunan ve bu hasletlere sahip olan erkek ve kadınlara bir vaaddir. Allah Tealâ, burada Peygamber hanımlarının onunla olan beraberliklerine, onunla olan sıkı irtibatlarına, ona olan yakınlıkları­na güvenmeden bütün erkek ve kadınların taşımaları gereken sıfatlara işaret etmek üzere on ayrı mertebeyi zikretti:

1- Allah’ın emrine boyun eğip teslim olmak (İslâm) ve dinin hükümle­rine uygun söz ve davranışta bulunmak.

Teslim olmak, “Ama”sız, itirazsız, mazeretsiz… Teslim olmak, tüm bağlardan koparak kulluk bağıyla yalnızca Allah’a bağlanmaktır.

2- Allah tarafından gelen dinî esaslar, hükümler ve edepleri tam ma­nasıyla tasdik edip inanmak (iman).

İman, kuru bir iddia değildir elbet. Kalbe yerleşti mi, amiri olur insanın. Yönetir insanı. İman, insanı sil baştan inşa eder. İman, insanı sil baştan imar eder.

3- Ganitin olmak, gönülden boyun eğmek.

Salih amele devam etmek, huzur ve sükûnet içerisinde taatte bulunmaktır. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Geceleyin sec­de ederek ve ayakta durarak boyun büken, ahiretten korkan, Rabbinin rah­metini dileyen kimse, inkâr eden kimse gibi olur mu?” (Zümer, 9); “Gök­lerde ve yerde olan her şey O’nundur. Hepsi O’na boyun eğmiştir.” (Rum, 26) “Ey Meryem! Rabbine boyun eğ, secde et ve rükû edenlerle birlikte rukûda bulun.” (Âl-i İmran, 43)

Boyun eğmek. Namaza, oruca boyun eğmek… Zekata, hacca boyun eğmek… Tesettüre, hicaba boyun eğmek… Ne göndermişse ona boyun eğmek. Nasıl demişse boyun eğmek. Kaprise kapılmadan. Batılın karşısında kompleks duymadan. İlla çağdaş olduğunu, modernist olduğunu ispatlamak için batılın karşısında ezilmeden teslim olmak.

4- Söz ve davranışlarda sâdık olmak.

Bu, övülen bir haslettir ve ima­nın alâmetidir. Nitekim yalancılık da münafıklığın bir emaresidir. Dolayı­sıyla kim, sadık, doğru sözlü olursa kurtulur.

İmam Ahmed, Buhari (el-Edebü’l-Müfred kitabında), Müslim ve Tirmizî’nin İbni Mes’ud’dan rivayet ettikleri “sahih” hadis-i şerifte şöyle buyuruluyor: “Doğru sözlülüğe sarılın. Çünkü doğru sözlülük, iyiliğe, iyilik de cennete iletir. Kişi doğru konuşmaya ve doğruluğu izlemeye devam ede ede nihayet Allah nezdinde “sıddîk” (son derece sâdık) olarak yazılır. Yalan söy­lemekten sakının. Zira yalan söz, fücura (açıktan günah işlemeye), o da ce­henneme iletir. Kişi, yalan söylemeye, yalancılığı izlemeye devam ede ede ni­hayet Allah katında yalancı olarak yazılır.”

Bu sebeple bazı sahabiler -Allah kendilerinden razı olsun- ne cahiliyede ne de İslâm’da bir defa olsun yalan söylemeyi denememişlerdir.

5- Musibetlere karşı sabretmek.

İbadetleri eda etmede ve masiyetleri terk etmede sıkıntılara katlanmak, takdir edilen şeyin hiç şüphesiz olacağı­nı bilmek ve bunu sabır ve sebatla karşılamak.

Sabır, ancak ilk darbe anındadır. Yani sabrın en zorlu ve en gerekli ola­nı, hadisenin ilk anında olan sabırdır. Sabır, güvenilir ve derin âlimlerin seciyesidir. Sabır, geçen dört mertebeden sonra gelir. Zira iyiliği emredip kö­tülüğe engel olan kimse, eziyete maruz kalacak, o da buna sabredecektir.

6- Huşu (Allah için gönülden ürperme).

Allah Teâlâ’nın cezasından korkarak, O’nu düşünerek, kalben ve davranışlarla Allah Tealâ’ya karşı al­çakgönüllü olmak; huzur, itminan, olgunluk ve ağırbaşlılıktır. Tıpkı Müslim’in Hz. Ömer (r.a.)’den naklettiği “sahih” hadiste olduğu gibi “Allah’a O’nu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Her ne kadar sen onu görmüyor­san da, O seni görüyor.”

7- Mal ile tasaddukta bulunmak.

Bu, kendilerinin kazancı veya bakıcı­sı olmayan muhtaç ve güçsüz kimselere ihsanda bulunmak, demektir. Bu çeşit kimselere, Allah’a itaat ve yarattıklarına iyilik olmak üzere farz veya nafile olarak sadaka verilir.

Buhari ve Müslim’in Sahih’lerinde sabit olan hadis-i şerifte buyuruluyor ki: “Yedi grup insan vardır ki Allah, hiçbir gölgenin bulunmadığı o gün­de bu yedi grubu arşının gölgesinde gölgelendirecektir… Bu yedi gruptan bi­ri; bir sadaka verip de sağ elinin verdiğini sol eli bilemeyecek derecede sa­dakayı gizleyen kimsedir.”

8- Farz veya nafile olarak oruç tutmak.

Oruçta maddî şeylere bağlılık­tan uzaklaşıp ruhî bir yüceliş ve Allah’a kulluğa yöneliş vardır. Oruç, şeh­vetin hiddetini kırmaya en çok yardımcı olan ibadetlerdendir.

Nitekim Abdullah b. Mes’ud’dan rivayet edilen Buhari-Müslim’in sa­hih hadisinde Efendimiz (sav) şöyle buyurmaktadır:

“Ey gençler topluluğu! İçinizden kimin evlenmeye gücü yetiyorsa evlensin. Zira evlilik, gözü daha fazla (haramdan) saklar, iffeti daha çok korur. Kimin de gücü yetmezse, oruç tutsun. Çünkü oruç ona kalkandır.”

9- İffetli olmak, namusu (mübah şeyler dışında) haramlardan ve gü­nahlardan korumak.

Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Onlar, eşleri ve cariyeleri dışında mahrem yerlerini herkesten korurlar. Zira bun­lar kınanmazlar. Bu sınırları aşmak isteyenler, aşırı gidenlerin ta kendileri­dir.” (Müminûn, 5-6)

Kim, mahrem yerlerin hürmetini çiğneyip zina ederse, bütün haramla­rı çiğnemek ona basit gelir. Kim, mahrem yerini haramdan korur ve nefsi­nin iffetini muhafaza ederse, Allah Teâlâ’nın rızasına lâyık olan temiz ve saf kimselerden olur.

10- Allah Tealâ’yı çok zikretme.

Bu, kalpte Allah Tealâ’nın azametini düşünmek, O’nu dille bütün noksanlıklardan tenzih etmek, Allah için sa­dık bir niyetle bütün durumlarda tam bir kemalle muttasıf olduğunu ifade etmektir. Ayet, tefsirinde açıklandığı gibi Allah Tealâ’nın emrettiği, on edebi ih­tiva etmektedir. Bu ayet, İslâm’ın sâdık niyet, Allah’a ihlâsla bağlılık ve Al­lah’ı çok zikretme çerçevesinde inanç, ibadet, ahlâk, sülük ve yapıcı sosyal çalışma konularındaki İslâmî esasları bir arada toplamaktadır.

İmam Ahmed, Ebu Hureyre (r.anh)’den Peygamberimiz (sav)’in şöyle bu­yurduğunu rivayet etmektedir:

– Tevhid ehli olanlar öne geçti. Ashab-ı kiram:

– Tevhid ehli olanlar kimlerdir, diye sordular. Peygamberimiz (sav):

– Allah’ı çok zikreden erkeklerle çok zikreden kadınlar, buyurdu. Yine İmam Ahmed, Muaz el-Cühenî’den Peygamberimiz (sav)’in şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir: Bir zat Peygamberimiz (sav)’e:

– Mücahidlerin hangisi daha büyük ecre sahiptir ya Rasulallah, diye sordu. Rasulullah (sav):

– Allah Teâlâ’yı daha çok zikredenler, dedi. Aynı zat:

– Peki, oruçluların hangisi daha çok ecre sahiptir, diye sordu. Peygam­berimiz (sav):

– Allah’ı daha çok zikredenler, dedi. Aynı şahıs namaz, zekât, hac ve sadakayı zikretti. Bütün bunlara Rasulullah (sav):

– Allah’ı daha çok zikredenler, dedi. Bunun üzerine Hz. Ebubekir (r.anh):

– Zikredenler bütün hayırları alıp götürdüler, dedi. Efendimiz (sav) de:

– Evet, dedi.

Allah Tealâ, daha sonra hepsinin mükâfatını zikrederek şöyle buyurdu: “Allah, (onlar için) mağfiret ve büyük bir mükâfat hazırlamıştır.”

Nasibe Hanımın sorusuyla sıralandı bir bir er kişinin vasıfları.

Çağa Nesibe olmaya gayret edenlere selam olsun.

Araştırmacı Yazar Sabiha Ateş Alpat’ın, Müslüman Kadının Davası Tevhid kitabından alıntıdır.

Diğer Yazılarımız